02 May 2020

Mustafa Seçkin’in konuşması

Mustafa Seçkin

Unilever Türkiye, Orta Asya ve Iran Yönetim Kurulu Başkanı

Mustafa Seçkin’in Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı (UN SDSN)    “24 Saat Dünyada Mutluluk ve Sürdürülebilirlik Konferansı” Konuşması, 22 Nisan 2020, Dünya Günü

Tema: Sürdürülebilir gıda olmadan mutluluk mümkün müdür? Gıda güvenliğinin önündeki başlıca zorluklar nelerdir? Unilever’in sürdürülebilir tarım, gıda güvenliği ve mutluluğun sağlanmasına dönük çalışmaları nelerdir?

Mustafa Seçkin hakkında:

1 Ocak 2019 tarihinde Unilever Türkiye, Orta Asya ve Iran Yönetim Kurulu Başkanlığı’na atanan Mustafa Seçkin, kariyerine 1989 yılında Unilever Gıda Pazarlama departmanında başladı. Unilever’in tüm gıda kategorilerinde ve marka gruplarında çalışan Seçkin, 2000 yılında Polonya’da bulunan Bölgesel İnovasyon Merkezi’nin Direktörlüğüne atandı. 2002-2007 yılları arasında Afrika, Orta Doğu ve Türkiye bölgesi Knorr Marka Geliştirme Direktörlüğü görevini yürüttü.

Mustafa Seçkin, Şubat 2007’de Türkiye Gıda Pazarlamadan Sorumlu Başkan Yardımcısı ve Unilever Türkiye Yönetim Kurulu Üyesi olarak atandı. 2016 itibarıyla Unilever NAMETRUB Bölgesi (Türkiye, Orta Asya, Kafkasya, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Rusya) İçecek ve Dondurma kategorilerinden Sorumlu Başkan Yardımcısı ve Unilever NAMETRUB Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapan Seçkin, 2017 yılında Gıda kategorisinin de sorumluluğunu üstlendi.

Mustafa Seçkin, 2016-2019 döneminde, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir küresel ekonomiyi sağlamayı hedefleyen Birleşmiş Milletler Global Compact’in Türkiye Ulusal Ağı’na Başkanlık yaptı. Mayıs 2019 tarihinde başkanlığı devreden Seçkin, Global Compact Türkiye Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev almaya devam etmektedir. Seçkin, aynı zamanda Uluslararası Yatırımcılar Derneği (YASED), Sürdürülebilir Kalkınma Konseyi Türkiye (SKD) ve Bir Dilek Tut Derneği Yönetim Kurulu Üyesidir.

Mustafa Seçkin, Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümü mezunudur.

 

 

Değerli UN SDSN Ailesi ve Sayın Katılımcılar,

24 Saat Dünyada Mutluluk ve Sürdürülebilirlik Konferansı’na davetinden dolayı Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümler Ağı – UN SDSN Global’e ve UN SDSN Türkiye’ye teşekkür ederim.

İnsanların sağlığını, yaşamını ve geçim  kaynaklarını tehdit eden korona virüsünün yarattığı bu belirsiz dönemden çıkış için, tüm ülkelerin birlikte düşünmesine zemin oluşturacak bu toplantının, istenen sonuca ulaşacağına inanıyor, sizlere ve ailelerinize sağlık ve mutluluk dolu güzel günler diliyorum.

Sürdürülebilirliğin tutkulu bir savunucusu olarak, bugün sizler ile birlikte olmaktan çok mutluyum.

Az önce Prof. Jeffrey Sachs ve Unilever eski CEO’su Paul Polman’ın katıldığı harika bir oturum izledik.

Unilever’de Paul ile birlikte çalışma ayrıcalığını yaşamış olmaktan dolayı kendimi şanslı hissediyorum.

Paul, Unilever ailesine ve bana sürdürülebilir yaşam ve sürdürülebilir iş kavramlarını öğreten ve bugün burada olmama vesile olan çok değerli bir lider.

Dünyanın ve insanlığın en önemli ihtiyaçlarından biri olan “Gıda” gibi geniş bir konuyu 15 dakikada ele almak ve anlatmak oldukça zor.

Bu konudaki görüşlerimi iki farklı eksende aktarmak istiyorum; 1. GIDANIN RASYONELİ 2. GIDANIN SİHRİ.

Bu konuşmayı 2 ay önce yapmış olsaydım, sizlere Unilever olarak sürdürülebilir gıda sistemi ve sürdürülebilir tarım konusunda yaptığımız çalışmaları büyük bir gururla anlatırdım.

Bu çalışmalara yine de kısaca değineceğim ancak esas olarak, bugün içinde bulunduğumuz COVID-19 salgınınedeniyle önümüzdeki dönemde gıda sektörünü bekleyen zorluklardan bahsetmek istiyorum.

Unilever olarak son 10 yılda, gıda sektöründe güvenli ürünlere yönelik yatırımlarımızı güçlendirdik. Ancak diğer taraftan da; tarım alanlarının küçülmesine, teknolojinin tarımı gerektiği ölçüde dönüştüremediğine, hükümetlerin ve şirketlerin gıda politikalarında risklere karşı gerekli iyileştirmeleri ve dönüşümleri gerçekleştiremediğine tanıklık ettik.

Unilever olarak 2020 sonuna kadar, gıda ürünlerimizin üretiminde kullandığımız ham maddeleri yüzde yüz sürdürülebilir kaynaklardan elde edeceğimizi taahhüt etmiştik.

Gururla söyleyebiliriz ki; 2020 Nisan ayında bu hedefe çok yaklaştık.

Örneğin çay üretim ülkelerinden biri olan Türkiye’de bu hedefe %90 oranında ulaştık.

Bir başka deyişle çaylarımızın neredeyse yüzde yüzünü sürdürülebilir tarımdan elde etmekteyiz.

İyi bilinen ve çok sevilen markalarımız ile gıda tüketiminin çeşitlendirilmesi üzerine çalışmalarımız devam ediyor. Bitkisel bazlı, lezzetli, bütçe dostu ve besleyici gıdaların üretimi ise önceliklerimiz arasında yer alıyor.

Ancak bugün, gıda güvenliği ve gıda sistemlerinin mevcut işleyişi konusunda sıcak bir gündem yaşıyoruz.

Süpermarket raflarında şimdilik yeterli ürün stoğu bulunuyor.

Ancak tüketici markete gittiğinde, raflarda un, şeker vb. temel gıdayı bulamazsa paniğe kapılıyor.

Tüketicinin bu paniği; çiftçiler, tarımsal girdiler, işleme tesisleri, sevkiyat, perakendeciler ve gıda sektöründeki diğer paydaşlardan oluşan kompleks gıda sistemini ve tedarik zincirlerini hızla baskı altına alabilir.

Salgının ilk evresindeki belirsizlik nedeniyle, dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi Türkiye’de de arz- talep dengesinde sorunlar yaşanmasına neden olan panik alışverişlerine tanık olduk.

Bu durum salgının başlangıç evresinde tüketicinin ilk tepkisiydi.

Bu tepkisel aşamadan ardından, önümüzdeki aylarda, yoğunluğu ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte küresel ölçekte bir durgunluk bekliyoruz.

Maalesef az gelişmiş ülkelerde durgunluğun çok daha derin yaşanacağını tahmin ediyoruz.

Tüketicilerin tepkisel davranışları aslında bizlere krizin devamında yaşayabileceklerimize dair bir öngörü sundu.

Bu çerçevede şirketlerin kendilerini ileriki döneme hazırlaması gerektiğine inanıyorum.

Peki Unilever olarak biz neler yaptık?

Şirket olarak hızla ofislerimizden evlerimize geçtik.

Yaşama ve çalışma ortamımızı krize göre şekillendirdik.

Tüketicilerimizin yaşama ve tüketim alışkanlıklarının değiştiği bu dönemde gündemimizi şöyle özetlemek mümkün:

Bizim için önümüzdeki dönemde en önemli konu, gıdanın sürdürülebilirliği ve gıda güvenliği. Önümüzdeki haftalar, aylar ve yılın geri kalanı için birçok senaryo üzerinde çalışıyoruz.

COVID-19 salgını, aslında gıdanın sürekliliğinin ve üretimin devamlılığının ne kadar değerli olduğunu hepimize gösterdi.

Krize kadar olan dönemde gıda üretiminin sürekli olduğu ve alışverişe gittiğimizde gıdaya kolaylıkla erişebileceğimiz gibi bir yanılsamanın içindeydik. Oysaki insanlar marketlerde boş rafları görünce gıda bolluğunun ve gıda üretiminin kıymetini anladı.

Bu durum tüketicide bir düşünce değişikliği yarattı ve gıda endüstrisine de şu gerçeği hatırlattı: “Eğer gıda alanında doğru işler yapmazsak, gıdaya en ihtiyaç duyduğumuz anda gıdasız kalabiliriz.”

Önümüzdeki dönemde gıda zincirinin devamlılığı konusunda sürdürülebilir çözümler üreterek olumlu bir değişim yaratacağımıza inanıyorum.

Bir diğer gündem konumuz ise değişen yaşam şeklimiz ve yaşam alanımız.

Kabul etsek de etmesek de önümüzdeki günlerde de evlerimizde kalmak durumundayız ve sağlıklı bir döneme geçişin yavaş olacağını tahmin ediyoruz.

Peki bu günlerde, gıda endüstrisi ne tür yiyecekleri üretecek ve hangi sistemler ile ürünleri tüketici ile buluşturacak?

Bu değişimin endüstri tarafından nasıl kurgulanacağı çok önemli.

Gündemimizdeki bir diğer başlık da insanların gıdanın önemini yeniden keşfetmiş olması.

İnsanlar, aileyi aynı sofra etrafında buluşturan akşam yemeğinin, çocuğu ile birlikte pişirdiği ekmeğin, kısaca gıdanın insan hayatındaki rolünü ve daha da önemlisi bir mutluluk kaynağı olduğunu fark etti.

Bir başka deyişle salgın, hepimize çok eskiden beri bildiğimiz ancak uzun zamandır unuttuğumuz bir gerçeği hatırlattı.

Bu nedenle, bugün gıda endüstrisindeki mevcut problemlerin ötesinde karşı karşıya olunan en büyük zorluk, gıda tedarik zincirinin sürekli ve kesintisiz çalışmasını sağlamaktır.

Çünkü bugün ülkelerin sınırları kapalı, mesafeler eskisine oranla daha fazla ve yerel çözümlere her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulmakta.

Peki ülkeler ve şirketler bu yeni gerçekliğe hazır mı?

Sanmıyorum!

Çünkü; her zaman gıdanın olacağını, küreselleşmenin de ihtiyaçlarımızı karşılayacak kadar hızlandığını varsaydık ve maalesef yerelin gücüne yeteri kadar önem vermedik.

Şimdi yapmamız gereken geriye dönüp; tedarik zincirlerimize yerel gıdaları entegre edecek hızlı ve düşük maliyetli çözümler üretmektir.

Gıda üretimi konusunda mevcut sorunların da ötesinde ikinci büyük zorluk, ekonomik durgunluktur. Önümüzdeki aylarda yaşayacağımız durgunluk, iş yapış şeklimize yeni bir boyut ve karmaşıklık getirecek.

Daha önce de faaliyet gösterdiğimiz bazı ülkelerde, durgunluk veya yüksek kur değişimi gibi ekonomik problemler ile karşılaşmaktaydık.

Ancak mevcut durum, olağanüstü bir karmaşıklığa ve kırılganlığa sebep olmuş durumda. Ve dünya bu yeni sorunla nasıl başa çıkacağını henüz bilmiyor.

Son olarak, Unilever’in tüm fabrikalarının gece gündüz çalıştığını ve şirket olarak gıda ve hijyen malzemesi üretimine kesintisiz olarak devam ettiğimizi söylemek isterim.

Topluma karşı olan sorumluluğumuz gereği büyük bir özveri ve fedakârlıkla üretime durmadan devam edeceğiz.

Tüketicilerimiz ürünlerimizi raflarda görmeye devam edecek.

Gıda tedarik zincirini; sağlıklı, sürdürülebilir ve kesintisiz bir şekilde ayakta tutmak için var gücümüzle çalışmaya devam edeceğiz.

Bugünkü ikinci ana mesajım SİHİR idi hatırlarsanız.

30 yıldır gıda endüstrisinde çalışan bir yönetici olarak, gıdanın ve yemeğin gücünden büyülendiğimi söylemeliyim. Gıdanın ve yemeğin insanlarda yarattığı değişime hayranım. Bizleri nasıl birbirimize bağladığına ve bizlere nasıl mutluluk verdiğine hayranım.

Bir yiyeceğin paylaşımı bir cömertliğin işareti değil mi?

Şefkat belirtisi değil mi?

Ve bu iki kavram – “cömertlik” ve “şefkat” son yıllarda ve içinden geçtiğimiz bu eşi görülmemiş günlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey değil mi?

Aslında yemeğin önemli bir mutluluk kaynağı olduğunu biliyorduk ama günlerin telaşında bunu unutmuştuk.

Bu zor günlerde birlikte yemek yemenin, bir ailenin mutluluk anı olduğunu yeniden hatırladık.

Yemek yemek; sadece beslenmenin bir aracı değildir, amaç sadece karnımızı doyurmak ya da, hayatta kalmak da değildir.

Yemek, bunların ötesinde duygu yüklü mesajlar içerir.

Bir bardak çay; sadece sıcak bir içeceği değil, tatlı bir sohbete duygusal bir daveti ifade eder. Soğuk bir günde, yorgun argın geldiğimiz evimizde içtiğimiz sıcacık bir kase çorba, masanın etrafındaki keyifli sohbeti başlatan önemli bir birleştiricidir.

Bu yüzden gıdanın, mutluluğun bir kaynağı olduğunu biliyoruz. Hayatımızda, belki de hiç hatırlamadığımız bir kriz anında, şefkatle yanı başımızda bulduğumuz gıdanın, bizler için ne kadar büyük bir mutluluk kaynağı olduğunu hatırlatmak isterim.

Her insanın doğum anı aslında büyük bir krizdir.

Anne karnındaki güvenli ortamdan, oksijen ve ışıkla dolu bir dünyaya doğarken ve hayatımızın ilk krizini yaşarken, hemen yanı başımızda bulduğumuz şefkat dolu annemizden içtiğimiz süttür mutluluk.

Bebek o anda hem ihtiyaç duyduğu gıdayı, hem de annesinin şefkat ve sevgisini bulur ve bu sayede gıda ve sevgi arasında güçlü bir bağ oluşur.

İlk ve en eski hayat tecrübemiz olan gıdanın, hayatımızı sürdürme açısından da çok duygusal bir konu olduğuna inanıyorum.

O nedenle diyorum ki;

Ekonomide sıkça duyduğumuz Gayri Safi Milli Hasıla gibi salt ekonomik büyüme kavramının yerine Gayri Safi Milli Mutluluk (Gross Domestic Happiness-GDH) veya Gayri Safi Milli Refah (Gross Domestic Wellbeing-GDW) gibi mutluluk ve refah durumumuzun değerlendirmelerine ihtiyaç duyulmalı bu günlerde…

Tam da bu noktada yemeğin bize bahşettiği mutluluğu nasıl görmezden gelebiliriz? Dolayısıyla gıda, sadece bir iş ya da hayatta kalmak için sistematik bir çözüm değildir.

Gıdanın mutlulukla zihinsel bir bağı vardır.

Mutluluğumuz için gıda tedarik zincirini korumak için çalışmaya ve çözüm üretmeye devam edeceğiz. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.

 

 

Hazırlayan Bahar Özay:

Boğaziçi Üniversitesi himayesinde kurulan Birleşmiş Milletler’e bağlı UN SDSN Türkiye Ağı’nın Koordinatörlüğünü yürütmekte olan Bahar Özay, ulusal ve uluslararası finans, teknoloji, enerji ve proje danışmalığı şirketlerinde üst düzey yöneticilik yapmıştır. UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Sürdürülebilir Kalkınma 2030 Hedefleri İhtisas Komitesi Üyesi olan Özay, Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü ve Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden çift anadal mezunudur. Marmara Üniversitesi Sermaye Piyasaları ve Borsa Bölümü’nün yanısıra Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisansını tamamlamıştır. Sorbon Üniversitesi’nde Eğlence ve Film Endüstrisine yönelik Finansman, Satış ve Pazarlama eğitimi alan Bahar Özay, halen Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, Türkiye’nin İklim Siyaseti’nde Çok Aktörlü Politika Yapımı konusunda doktora tez çalışmalarına devam etmektedir.

 

Bir cevap yazın